“Allah”, “Ali” ve Vikingler

 

İsveç’teki Birka Viking yerleşiminde bulunan ipekli tekstil ürünü, görünen o ki Türkiye çapında bir heyecan dalgası yarattı. Bu büyük ilgi boşuna değil tabii, zira İsveçli arkeologların duyurduğuna göre buluntunun üzerinde Kûfi yazıyla, Arapça “Allah” ve “Ali” yazıyor. Bekleneceği gibi, haberin internette paylaşılan bağlantıları altında yorum yapanlar arasında kısa süre içinde saflaşmalar, sertleşen tartışmalar yaşandı, yaşanıyor.

Başlıca iki eğilim belirmiş durumda: İskandinavya ortaçağ toplumunun İslam ile şereflendiğini savunanlar; İskandinavyalıların İslam ile ilgisi olmayıp zaten pagan/barbar olduğunu savunanlar. En kısa ve açık şekilde ifade etmek gerekir ki iki görüş de yanlış. Ülkemizde son yıllarda moda olan, adeta doğal bir davranış biçimi haline gelmiş “her konuda uzman” olmanın maalesef bir başka örneği. Uzman aristokrasisini savunacak halimiz yok, ama bir de işin gerçeği var; bu yazıyı o nedenle yazıyoruz.

 

Birka’da bulunan tekstil ürününe işlenmiş “Allah” lafzı

 

Haberde İskandinav ortaçağı ile ilgili okuma yapmış bir kişiyi, profesyonel olsun olmasın, şaşırtacak hiçbir yeni bilgi yok. Bu çok açık. İskandinav topluluklarıyla Doğu/İslam/Arap dünyası arasındaki ilişkiler ve kültürlenmeler birkaç nesile yayılan bir zamandır bilimin zaten ilgi alanında (Bu çalışmalardan bir örneği yazıya fotoğraf olarak ekledik). Sikkelerden kumaşlara, oradan Run yazıtlarına ve nihayet dönem metinlerine kadar geniş bir yelpazede ve çeşitlilikte, bu ilişkiyi kanıtlayan bir dolu malzeme var. Ortada büyük bir sır yok anlayacağınız.

Sadece haberde sözü edilen ipekli tekstil ürününü bile ele alsak, Oslo Üniversitesi hocalarından Prof. Marianne Vedeler’in haberden üç yıl önce, 2014 yılında yayımlanmış olan “Silk for the Vikings” kitabını anmak yeterli olacaktır – ki bu sadece bir örnek. Ayrıca, özellikle İngilizcesi olmayanlar, piyasada rahatça bulunan Viking Dünyası isimli derlenmiş makaleler kitabının “Rusya ve Doğu” bölümünde yer alan “Vikingler ve İslam” ve “Arapça Kaynaklarda Vikingler” makalelerini karıştırabilirler.

Bu buluntu önemsiz midir? Hayır, önemsiz değil elbette. Kültürel kesişmelerin, kaynaşmaların, hele ki birbirine çok uzak sanılan coğrafyalar arasında vuku bulmuş olması, bunun gösterilmesi tarihçilik açısından da, rutinlerimizden sıyrılarak nereden gelip nereye gittiğimiz hakkında düşünmemiz açısından da çok önemli. Peki olan biten nedir? Şudur; arkeologların kadim bir alışkanlık olarak dikkat çekici bir buluntu ele geçtiğinde sansasyonel tanıtıma girişmesidir. Dikkat edin, her kazı sezonunda, “Dünyanın ilk (x)’i bulundu” haberleri çıkar düzenli olarak. Bu örnekte ise benzersiz bir buluntuya rastladığı iddiası yoksa da çarpıcı bir tanıtımın amaçlandığı açık. Öyle olunca da haberin kitlelere ulaştığı son katmanda karışıklık çıkıyor ki sorunu yaratan esasen o.

Mesela bir ekip üyesinin ifadesine bakalım, haberin en önemli kısmı orası: “Viking tanrısı Oden’in, Asya’dan göç edip İsveç’in Malardalen bölgesine yerleşen bir savaşçı olduğu söylenir. Vikingler ölümden sonra da hayatın devam ettiğini ve cennette sonsuz yaşamın olduğuna inanıyordu. Bu inanış, doğrudan İslam’dan etkilenmişti”.

Meslektaşlarımızın elinde bilmediğimiz daha başka ne malzemeler var da yukarıdaki analize böylesine bir kesinlikle ulaştılar belli değil, ama bunu konuyla alakası olmayan okuyucu da bilmiyor. Bize sunulan sadece üzerinde “Allah” ve “Ali” yazan bir buluntudan hareketle yapılan açıklamalar. Bu haliyle de gerçekten çok garip; zira üç cümle arasında birinden öbürüne cesaretle atlamak dışında bağlantı yok görüldüğü kadarıyla. Madde madde açalım:

1) İskandinav topluluklarının, önderleri Odin öncülüğünde Don nehrinin aşağı çığırı civarındaki Turkland’dan göçü hikayesi ile İslam’ın olası etkisinin birbiriyle ne ilgisi var? Odin, mitleştirilmiş bir önder olabilir, olmayabilir de; ama bu anlatının 7. yüzyılda tarih sahnesine çıkmış İslam dininden çok daha öncelere tarihlendirilmesi gerektiği ortada. Zamandizinsel olarak velev ki kesişseler; aralarında nasıl, ne zaman, ne tür bir kültürel alışveriş olmuş o durumda da belli değil.

2) Ölümden sonra yaşam gibi son derece evrensel bir inanış üzerinden iki kültür birbirine bağlanabiliyorsa önceliğin Hıristiyanlıkta olmaması garip değil mi? Zira İskandinav toplulukları, zorla ya da gönüllü olsun, paganlık sonrasında esasen Hıristiyanlığın öte dünyasını benimsediler. Çünkü bu insanlar o kültür dairesinin dış çevresindedir, yani İslam ile aralarında, deyim yerindeyse bir Hıristiyan tampon bölgesi var.

3) Eğer kamuoyuna sunulan biricik bir tekstil ürününden hareketle bu denli kapsayıcı bir teze ulaşılmışsa (“eğer”), kazılarda ele geçen Buda figürinleri neye işaret ediyor peki diye soruyor insan.

4) Neredeyse 2 yüz yıldır devam eden, tarihî Rus devletini İskandinavya’dan davet edilenlerin mi, Slavların kendisinin mi kurduğu tartışmasında mezar buluntularının yorumlanması önemli bir bap teşkil eder. “Mezarlarda ele geçen İskandinav stili eserler acaba özgün ürünler midir, yoksa yerel taklitler mi?”, “O mezarlarda yatan kişiler etnik olarak İskandinav mı, yerli mi?”… İnsanlar günlerce, ciltlerce tartıştı, tartışıyor bunları. Anıt âlim Pritsak’ın “The Origin of Rus” adlı çalışması bile malzemenin gereğinden fazla esnek yorumlandığı eleştirisine uğruyor.

  Kolayca sonuca ulaşılamıyor görüldüğü gibi.

İslam’ı İskandinav kültürüne ve yaşamına yakıştıramıyoruz zannedilmesin. Bu kapıya çıkan yorumlar da var, o yüzden söylüyoruz. Yoksa Uppsala Üniversitesi’nin tıp fakültesinde 18. yüzyıla kadar Farabi’nin okutulduğu da bir vakıa. Batıcılığın ve Doğuculuğun aşırı duygusallığından ziyade, eldeki malzemenin, o malzemenin sınırlılığı elverdiği ölçüde yorumlanmasına davet ediyoruz sadece.

Vikingler barbardı, lanet bir kavimdi diyenler de var habere yapılan yorumlarda. Barbar denilen insanların tuğla gibi hukuk sistemleri, “kendi” dini, dili, Avrupa’yı etkileyen edebiyatı var, ticaret yapıyor ve ticaret şehirleri kuruyor. İstirham ediyoruz yani, ne barbarlığı? Her kılıç kuşanana barbar diyecek olursak tarihte o taşı ilk atanın kim olduğu tartışmasının içinden çıkılmaz.

Gelelim sadede…

Tesadüf, yakın zamanda bir arkadaşımız, Dr. Yaşar Kalafat hocanın bir kitabını (“Balkanlardan Uluğ Türkistan’a Türk Halk İnançları”) karıştırırken rastladığı bir ifadeden bahsetmişti, şunu demiş Kalafat: “Objelerden bir objede yoğunlaşmak, objelerden bir objenin yapı taşından, o objenin bütününe ulaşabilmek, objelerden objeler bütününü görebilmek, hissedebilmek, sistemi kavrayabilmek…”. İlk okuyuşta, bilimde sanatsal/sezgisel kavrayışa işaret eder gibi görünen bu ifade aslında maddeyi kavramanın metodolojisine de davet ediyor. Derdimiz tasamız bu olmalı.

Bu konuda en kısa şekilde söyleyeceklerimiz şimdilik bu kadar.

Sevgiler.